|
Zehir Enjektörlü
Kıskaçlar:
Örümceklerin gözlerinin önünde iki güçlü kıskaç vardır. Bu kıskaçlar
örümceğin hem savunma hem de avlanma silahlarıdır. Her kıskacın
gerisinde öldürücü zehirini, zehir çengelinin içine akıtan bir zehir
bezi vardır. Örümcek, avını hareketsiz bırakmak istediği zaman
kıskaçlarını avına batırır. Ardından kıskacın içindeki deliklerden
kurbanının vücudunun içine zehir pompalar.
Örümceklerin bu korkunç ölüm araçları yuva hazırlamak ve küçük
boyuttaki maddeleri taşımak için de kullanılır. Kıskaçların yanında
duyarga yerine geçen çok hassas iki uzantı vardır ve bunlara duyu ayağı
denir. Örümcek, ağına yakalanan kurbanını incelerken, bu duyargaları
kullanır.
Görüldüğü gibi örümceklerde son derece özel bir dizayna sahip olan
bir algılama sistemi vardır. Bu sistemin evrim teorisinin zaman içinde
oluşum iddiasını tam anlamıyla geçersiz kıldığı çok açık bir şekilde
görülmektedir. Bunun yanında örümceğin vücudunda öldürücü bir zehirin
üretildiği sistemlerin bulunması da tesadüflerle açıklanması imkansız
olan bir özelliktir.
Zehirin kimyasal yapısı böcekleri öldürebilecek özelliktedir. Buna
karşın örümceğe zarar vermemesi için zehir özel olarak yalıtılmış bir
alanda saklanmaktadır. Örümceğin kıskaçları da aynı şekilde son derece
işlevseldir. Zehir pompalayan mekanizmaların, dokuları parçalayan
kıskaçlar içine yerleştirilmiş olmaları, zehirin kurbanın içine
akıtılabilmesini sağlar. Bu sayede kıskaçlar yalnızca fiziksel değil
aynı zamanda da kimyasal bir silah gibi çalışırlar. Tekrar görülmektedir
ki örümceğin vücudunun her parçasında tesadüflerle, mutasyonlarla ya da
başka bir hayali evrim mekanizması ile izah edilemeyecek, çok özel bir
tasarım vardır.
Avı Felç Etme ve Sindirim
Örümcek, ağına yakalanan hayvanları, ağa iyice yapıştırdıktan sonra
ürettiği başka bir iplikle tamamen sarmalar. Daha sonra kıskaçlarıyla
avını yakalar ve içine zehirini pompalayıp öldürür.
Örümcek sadece sıvıları sindirebilir. Milimetrenin onda birinden daha
büyük parçacıklar ağzının etrafındaki tüyler tarafından filtre edilir.
Yani, örümceğin bir böceği sindirebilmesi için öncelikle bu canlının
dokularını sıvı hale getirmesi gereklidir. Bunun için örümcek böceğin
dokularını sindirim enzimleriyle yıkarak parçalar. Dokular yeterince
akıcı hale gelince, çok güçlü olan emme sistemi sayesinde bu sıvıyı
emer. Örneğin Misumenoides formosiges adlı örümcek bir arıyı öldürdükten
sonra, biri kafa veya boyunda öteki arının midesinin alt tarafında olmak
üzere iki delik açar. Sonra arının vücudundaki sıvıları bu deliklerden
emer.
Örümcek, avından emdiği dokuları vücudundaki sindirim sıvısıyla
karıştırır. Avın vücudunda oluşan vakum gücü, örümceğin emme gücünü
aştığında, örümcek midesinin etrafındaki emme kaslarını serbest bırakır.
Bunun sonucunda örümceğin vücudundaki sindirim sıvısının bir bölümü
arının vücuduna girer. Arının vücudunun değişik bölgelerine ulaşan
sindirim sıvısı, buradaki dokuları da eritir. Örümcek bu sefer mide
tarafındaki öteki deliği emer. Bu döngü arının içi tamamen
boşaltılıncaya kadar sürer. Arının vücudu örümcek için sadece bir besin
kaynağı olmanın ötesinde; örümceğin sindirim sisteminin bir parçası,
geçici bir uzantısı olur. Sonunda arı boş bir yumurta kabuğuna benzer,
geriye bir kabuktan başka hiçbir şey kalmaz.
Örümceklerin avları yalnızca böcekler değildir. Kimi zaman bazı
kurbağa, fare, balık, yılan ya da küçük kuşlar da örümceklerin kurbanı
olabilirler. Hatta kuş örümcekleri olarak bilinen örümcekler tavşan ve
tavukları bile yakalayarak sindirecek güçtedirler.
Suda Yürüyen
Örümcek
Su örümcekleri su üzerinde yürüyebilmelerini sağlayan çok özel bir
yapıya sahiptirler. Bu örümceklerin ayaklarının ucunda bulunan hidrofob
balmumuyla kaplı kıllardan oluşan kadifemsi sık bir örgü vardır. Bu
sayede örümcek suyun üzerinde batmadan yürüyebilir. Hatta örümceğin su
yüzeyinde kalabilme kapasitesi o kadar yüksektir ki, mevcut hallerinden
25 kat daha ağır olsalardı bile örümcekler su üzerinde rahatlıkla
yürüyebilirlerdi.
Su örümcekleri suyun üzerinde yürürlerken arka ayaklarını bir dümen
gibi kullanırlar. Orta ayaklar hareketi sağlarken daha kısa olan ön
ayaklar avları yakalama vazifesi görür. Su örümceği o kadar hızlı
hareket eder ki suyun üzerinde aniden bir metrelik bir atlayış
gerçekleştirebilir. Bu haliyle suyun üzerinde bir sürat motoru kadar
hızlı hareket eder.
Su örümcekleri avlanırken su yüzeyini bir ağ gibi kullanırlar. Yanlış
bir manevra yüzünden suya düşen yusufçuk, sinek veya kelebekler bu
örümcek türü için mükemmel bir av olur. Bu böceklerin kanatları suya
değince, sinek kağıdına takılmış gibi suyun yüzeyine yapışıp kalırlar.
Su yüzeyinde yaratacakları en ufak bir titreşim örümcek tarafından
algılanır. Dahası, örümcek titreşimlerden sadece avının yerini değil
aynı zamanda büyüklüğünü de tam olarak tespit eder. Hemen oraya giderek
su yüzeyine yapışan avını sokarak zehirler ve öldürür.
Acaba bir örümceğin ayak kılları üzerindeki suya batmayı önleyen
kaplamayı kim yapmıştır? Dünyaya gelen her su örümceğinin ayaklarında bu
kaplama olduğu düşünülürse soru daha da genişletilebilir. Örümcekler
suyun kaldırma kuvvetini, hidrofob maddelerin moleküler özelliklerini,
su molekülleri ile aralarındaki etkileşimi nereden bilmektedirler? Bu
sistemi kendileri tasarlayamayacaklarına göre bunu kim yapmıştır? Suyun
yüzey gerilimine göre tasarlanmış olan bu kusursuz yapı kendi kendine,
tesadüfen de ortaya çıkamayacağına göre, bu olay nasıl meydana
gelmiştir? Örümcekler bu yapıyı ve suya batmalarını önleyen kimyasal
maddenin formülünü kendilerinden sonraki örümceklere nasıl
aktarmışlardır?
SONSÖZ
Evrim teorisi, her türlü bilimsel kriterden yoksun, hiçbir geçerli
delile dayandırılamamış tamamen spekülatif bir iddiadır. Daha da ötesi,
bütün iddiasını, var olan her canlının, gerçekleşmesi ihtimal dışı
sayısız tesadüflerin ardı ardına gelmeleri sonucunda oluştuğu gibi akıl
ve bilim dışı bir temel üzerine kurmuştur.
Buna rağmen evrim, birtakım ideolojik çevrelerin, kitleleri
gerçeklerden uzak tutmak için sarıldıkları tek çareleridir. Bu nedenle
herşeye rağmen sürekli gündemde tutulmaya çalışılmaktadır. Ancak evrim
teorisi doğadaki yaratılmış her canlıda olduğu gibi kitap boyunca
incelediğimiz örümcek karşısında da son derece çaresiz kalmakta, hiçbir
şekilde örümceklerin sahip oldukları özelliklerin nasıl ortaya çıktığını
açıklayamamaktadır.
Örümceğin sahip olduğu özelliklerin nasıl gelişmiş olabileceğini
evrim açısından düşünürsek, evrim teorisinin ne kadar çürük bir iddia
olduğunu daha iyi anlarız. Örümceklerin atası olduğunu varsayacağımız
bir böcek türü düşünelim. Bu böceğin şu andaki birçok örümcek gibi sağır
ve hemen hemen kör olduğunu varsayalım. Bu haliyle böceğin avlanamayarak
açlıktan hemen ölmesi gerekir. Fakat her nasılsa tesadüf gibi anlamsız
bir güç sayesinde bu böcek hayatta kalır.
Bir gün bu sağır ve kör böceğin aklına avlanmak için ağ kurmak gibi
parlak bir fikir gelir. Bu sayede hem barınacağı bir yeri hem de
avlanabileceği ideal bir tuzağı olacaktır. Ama bu böceğin bir ağ yapması
için mimari bilgi ve hesap yeteneği gereklidir. Rüzgarın ve yakalayacağı
avın hızını, ağın taşıyacağı yükleri, bu yüklerin dağılımını, ağı
kuracağı ot, yaprak vs.'nin taşıma güçlerini ve bunlar gibi birçok
ayrıntıyı tek tek hesaplamalıdır. Bu durumda "Nasıl olabilir de bir
örümcek hesap yapabilir?" sorusu akla gelebilir. Ama unutulmamalıdır ki
bunlar evrimin temel mantıklarıdır; yaratılışı reddetme çabası içinde
olan evrimin bu saçma mantıklarına göre böceğin bu hesapları kendisinin
yapmasından başka bir çaresi yoktur.
Buna karşın akıl sahibi olduğunu, ağ yapmayı tasarlayabildiği
varsaysak bile bu, böceği ölümden kurtaramaz; çünkü elinde ağı
kurabileceği malzeme yoktur. Doğada bu işe yarayacak özelliklerde
malzeme bulamaz. Bu yüzden ağ kurmak için ip üretmeye karar verir. Fakat
yine çok büyük bir zorlukla karşı karşıyadır; örümcek bu ipi nasıl
üretecektir?
Derken tesadüf denen güç tekrar devreye girer, böceğin vücudunda bazı
değişiklikler olur ve çok özel olan kimyasal sıvıyı salgılayacak altı
farklı bez böceğin kuyruk kısmında bir anda eksiksiz olarak ortaya
çıkar. Sonra bu bezler eş basınç ve eş zamanlama sistemiyle çalışmaya
başlarlar. Yine tesadüfen bu bezlerin salgıladıkları kimyasal sıvılar
çok özel oranlarda birbirlerine karışırlar ve ortaya örümcek ipinin
hammaddesi çıkar. Bir başka tesadüfle yine aynı anda ortaya çıkan, arka
bacaklardaki eğirme kancalarıyla bu lifler eğrilerek, böcek için son
derece uygun ipler üretilir. Tesadüfler o kadar çok yardım etmiştir ki
ortaya çıkan ip çelikten beş kat daha sağlam, kauçuktan yüzde otuz daha
esnektir. Bu ipin insan tarafından tam olarak taklit edilemeyen karmaşık
moleküler özellikleri ise küçücük bir böcek tarafından tasarlanmıştır.
Ardından böcek, kimi yapışkan ve esnek, kimi sert ve sağlam farklı
özelliklerde ipleri kullanarak bir ağ örer. Ne uygun tesadüftür ki
böceğin bacakları ağlarda yürüyebilmesi için uygun olan yedi eklemli
yapıdadır. Kendi ağlarına yapışmasını engelleyen özel bir kaplama zaten
yine sözde tesadüflerin bir eseri olarak ayaklarında daha önceden
vardır. Rastlantılar bunlarla bitmez. Sağır ve hemen hemen kör olan
böceğin vücudu, ağın üzerindeki en hassas titreşimi algılayacak özel bir
kıl örtüsüyle, daha ağı ördüğü ilk günden kaplanır. Ve burada
sayamadığımız birçok tesadüfün verdiği kabiliyetler sonucunda ortaya
bugünkü örümcek çıkar.
Bu hayali senaryo sonucunda bile evrim teorisinin ne kadar akıl dışı
bir varsayım olduğu açıkça ortadadır. Burada önemle belirtilmesi gereken
bir nokta vardır. Öncelikle örümcek sahip olduğu özellikleri kesinlikle
zaman içinde kazanmış olamaz. Söz konusu bütün yeteneklerin aynı anda
örümcekte bulunmaları gerekir. Ağ örmeyi bilen bir örümceğin, aynı
zamanda iplik üretebilecek yapıda olması gerekir. Ağ örmeyi bilen ama
iplik üretemeyen, veya iplik üretebilip ağ örmeyi bilmeyen bir örümcek
olamaz. Ağ örmeyen örümcek türleri ise -sıçrayan örümcek gibi- zaten
evrimi binlerce kere çökerten çok daha üstün özelliklerle birlikte
yaratılmıştır.
Örümcek son derece güzel ağlar örebilse fakat ağın üzerine döşeyeceği
yapışkan ipi kapladığı tutkalımsı madde olmasa ağ yine işe
yaramayacaktır. Tutkalımsı madde mevcut olsa ama bu sefer yapışkan
iplere olağanüstü esneklik veren moleküler özellikler olmasa -ki böyle
olması son derece doğal olurdu- ağ yine hiçbir işe yaramayacak ve
örümcek ölecektir.
İplik üretecek mekanizmalara sahip bir örümcek, yediği besinlerde
bulunan skeploprotein adlı madde olmasa iplik üretemez. Bütün bunlara
rağmen tesadüfen bir ağ sahibi olsa, bu sefer ağın üzerinde
yürüyebileceği bacaklara, ayaklarının üzerinde bulunan, ağa
yapışmamasını sağlayacak kimyasal kaplamaya ihtiyacı vardır. Aynı
zamanda vücudunda ağdaki titreşimleri tespit edecek bir algılama sistemi
bulunmalıdır. Tüm bu özelliklerden biri olmasa hayvan kısa sürede ölür.
Örümceğin de sindirim, solunum, dolaşım sistemleri vardır. Bu
sistemlerin de tıpkı diğerleri gibi aynı anda ortaya çıkmış olmaları
gerekir. Midesi veya kalbi eksik bir örümcek düşünemeyiz. Kaldı ki ağ
üreten organlar gibi diğer bütün organların var olmaları için, bu
organların genetik şifrelerinin, örümceği oluşturan milyonlarca hücrenin
her birinde bilgi olarak var olması gerekir. Yeni bir organ demek,
genetik şifre olan DNA'da milyonlarca basamaklık ek bilgi demektir. Bu
basamaklardan herhangi birinin değişmesi yeni organı tamamen işe yaramaz
hale getirecektir.
Dikkat edilmesi gereken başka bir nokta, yumurtadan yeni çıkan bir
örümceğin hiçbir eğitim almadan, doğuştan ağ örmesi için gerekli
bilgilere sahip olmasıdır. Bu bilgiler doğrultusunda nesillerdir doğan
her örümcek ağ kurabilir. Yavru örümcek hiçbir şekilde eğitimden geçmez,
kurs görmez.
Bir inşaat mühendisi bina yapabilmek için gerekli bilgileri en az
dört sene üniversite okuyarak elde eder. Kaynak olarak daha önce
yazılmış yüzlerce akademik eseri kullanır. Hesapları bilgisayarlarda
yapar. Kendisine kılavuz olacak, hesap yapmayı öğretecek hocaları
vardır. Kendi büyüklüğünden yüzlerce kez daha büyük olan bir ağı birçok
faktörü göz önünde bulundurarak kurmak, en az bir bina yapmak kadar
hesap gerektirir. Ağı oluşturan iplikçiklerin gerilimleri, ağın oturduğu
temelin sağlamlığı, geometrik şeklin doğruluğu, rüzgara ve avın
hareketlerine karşı verilen dayanıklılık ve esneklik, iplerin kimyasal
ve fiziksel özellikleri, daha sayamadığımız birçok ince ayrıntıyı
hesaplamak ve tasarlamak için bir üniversite mezunu olmak bile yetmez.
Zaten yavru örümcekleri yetiştiren bir üniversite de yoktur. Onlar
dünyaya gelmelerinden kısa süre sonra ip üretmeye, ağ kurmaya ve
avlanmaya başlarlar.
Evrimci bilim adamları bunun nedenini açıklayamamakta, çaresizlik
içinde son derece komik başka bir iddiaya başvurmaktadırlar. Temeli
yaratılışı inkar olan bu mantığa göre içgüdü denilen bilinmeyen bir güç,
yeni doğan bir örümceğe ne yapması gerektiğini bildirir.
Peki içgüdü nedir? Örümceği bir fizik ve kimya profesörü, inşaat
mühendisi, mimar yapan ve nereden geldiği belli olmayan bir dürtü müdür?
Örümceğin içinden, kendi kendine geldiği söylenen bu dürtünün kaynağı
nedir? Örümceğin yapısını inceleyerek bunu bulmaya çalışalım.
Örümceğin yapısı bütün canlılarda olduğu gibi proteinlerdir. Bu
proteinleri amino asitler oluşturmuştur. Amino asitler ise büyük
moleküllerin biraraya gelmesiyle oluşur. Moleküller de atomların
biraraya gelmesiyle ortaya çıkar. Yukarıdaki sorunun cevabını burada
arayalım. İnsanın bile taklit edemediği iplikler üreten, benzersiz
mimarlık ve mühendislik eserleri yaratan örümceğe, yaptıklarını bildiren
güdü, örümceğin içindeki hangi bölümdedir ki içgüdü adını alır. Vücudunu
oluşturan proteinlerde mi? Proteinleri oluşturan amino asitlerde mi? Bu
amino asitleri oluşturan moleküllerde mi? Yoksa molekülleri oluşturan
atomlarda mı? Evrimcilerin içgüdü diyerek geçiştirmeye çalıştıkları
dürtünün kaynağı bunlardan hangisidir?
ÖRÜMCEKLERİN HAYATI :
SON SAYFA |