|
Toplulukta iletişim
Son yüzyılda karıncalar üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar,
bu küçük hayvanların arasında inanılması zor bir iletişim ağının var
olduğunu ortaya koymuştur. National Geographic dergisinde yayınlanan
bir makalede bu konudan şöyle bahsedilmektedir:
Büyük veya küçük herhangi bir karınca, başındaki karmaşık duyu
organlarıyla, milyonlarca hatta daha fazla kimyasal ve görsel
sinyalleri yakalar. Beyin 500.000 sinir hücresi içerir; gözler
birleşiktir; antenler insandaki burun ve parmak ucu gibi hareket
eder. Ağzın altındaki projeksiyonlar tadı algılar, kıllar dokunmaya
karşılık verir.
Bizler farkına varmasak da karıncalar, hassas duyu organları
sayesinde oldukça değişik iletişim yöntemleri kullanırlar. Avlarını
bulmaktan birbirlerini takip etmeye, yuvalarını kurmaktan savaşmaya
kadar hayatlarının her anında bu duyu organlarını çalıştırırlar. 2-3
milimetrelik vücutlarının içerisine sığdırılmış 500.000 sinir
hücresiyle, biz akıl sahibi insanları şaşırtacak bir iletişim
sistemine sahiptirler. Burada dikkat edilmesi gereken husus;
bahsedilen yarım milyon sinir hücresi ve karmaşık iletişim
sisteminin, neredeyse insanın milyonda biri küçüklüğündeki bir
karıncaya ait olmasıdır.
Karıncalar, arılar ve termitler gibi koloni halinde yaşayan
sosyal canlılar üzerinde yapılan araştırmalarda, bu hayvanların
iletişim sürecindeki tepkileri belli başlı kategorilere ayrılmıştır.
Bunları şöyle sıralayabiliriz: Alarma geçme, toplanma, temizlenme,
sıvı besin değişimi, gruplaşma, tanıma, kast belirleme...
Okuduğunuz bu çeşitli tepkilerle düzenli bir toplum yapısı
oluşturan karıncaların, karşılıklı haber alışverişine dayalı bir
hayatları vardır ve bu alışverişi sağlamada hiçbir zorluk çekmezler.
İnsanların kimi zaman konuşarak halledemediği, anlaşma sağlayamadığı
konularda (toplanma, paylaşma, temizleme, savunma vs. gibi)
karıncaların etkileyici iletişim sistemleriyle, yüzde yüz başarılı
olduklarını söyleyebiliriz.
Karınca Grupları Arasında Bilgi
Alış-Verişi
Yeni keşfedilen bir besin kaynağına ilk önce öncü karıncalar
gider. Daha sonra, feromen denen ve iç salgı bezlerinde
salgıladıkları bir sıvı sayesinde diğer karıncaları da çağırırlar.
Yiyeceğin üzerindeki kitle kalabalıklaşınca işçilere, yine bu
feromen salgısı vasıtasıyla bir sınır konur. Bulunan besin çok küçük
veya uzakta ise, öncüler sinyal vererek besine ulaşmaya çalışan
karıncaların sayısında ayarlama yaparlar. Eğer güzel bir besin
bulunmuşsa karıncalar daha çok iz bırakmaya çaba sarfederler,
böylece yuvadan daha fazla karınca avcılara yardım etmeye gelir. Her
ne olursa olsun, besinin kullanılıp yuvaya taşınmasında hiç bir
aksaklık çıkmaz. Çünkü ortada tam bir "ekip çalışması" vardır.
Başka bir örnek, bir yuvadan başka bir yuvaya göç eden kaşif
karıncalarla ilgilidir. Bu karıncalar, buldukları yeni yuvadan eski
yuvaya doğru iz bırakarak ilerlerler. Diğer işçiler yeni yuvayı
incelerler ve ikna olurlarsa, onlar da kendi feromenlerini (kimyasal
izlerini) eski izin üstüne eklerler. Böylece iki yuva arasında gidip
gelen karıncaların sayısı artar ve bunlar yuvayı hazırlarlar. Bu
çalışmalar esnasında, işçi karıncalar da boş durmaz, aralarında
belli bir organizasyon ve işbölümü yaparlar. Yeni yuvayı belirleyen
karıncaların görev paylaşımı şöyledir:
(1) Yeni bölgede toplayıcı görevi üstlenen karıncalar bulunur.
(2) Yeni bölgeye gelip nöbet tutan bir grup vardır.
(3) Toplanma talimatını almak için nöbetçi karıncaları izleyen
karıncalar vardır.
(4) Bir grup da bölgede detaylı araştırma yapar.
Kuşkusuz bu kusursuz hareket planının
karıncalar tarafından ilk var oldukları günden bu yana
uygulanabiliyor olmasını hiç sorgulamadan kabullenemeyiz. Çünkü
böyle bir planın gerektirdiği işbölümünün, yalnızca kendi yaşamını
ve çıkarlarını düşünen bireyler tarafından uygulanması da
imkansızdır. O halde akla şu soru gelmektedir: "Bu planı karıncalara
milyonlarca seneden beri kim ilham etmektedir ve uygulamalarını kim
sağlamaktadır?" Bu hareket planının gerektirdiği son derece üstün
grup iletişiminin işleyebilmesi için elbette büyük bir akıl ve güç
sahibine ihtiyaç duyulmaktadır.
Kimyasal İletişim
Yukarıda sayılan tüm iletişim kategorileri için bir genellemeye
başvurulması gerekirse, bütün bunları tek bir şeyin yönlendirdiği
söylenebilir: "Kimyasal Sinyaller". Yarı-kimyasallar (semiochemicals)
karıncaların iletişim kurmak amacıyla kullandıkları kimyasal
maddelerin genel adıdır. Genel olarak iki çeşit yarı-kimyasal
vardır. Bunların isimleri Feromen ve Alomen'dir.
Karıncalar arasındaki
iletişim, kimyasal sinyallerin koku veya tat alma yoluyla
aktarılmasi sayesinde kurulabilir.
|
|
Alomen, cinsler arası iletişim için kullanılan bir maddedir.
Feromen ise daha önce açıklandığı gibi, çoğunlukla bir cins
içinde kullanılan ve bir karınca tarafından salgılandığında, diğeri
tarafından koku olarak algılanan kimyasal sinyaldir. Bu sinyaller,
karınca topluluklarının organizasyonunda en önemli rolü oynar. Ve bu
maddenin salgı bezlerinde üretildiği sanılmaktadır. Bir karınca
sinyal olarak bu sıvıyı salgıladığında, diğerleri koku veya tat alma
yoluyla mesajı alır ve cevap verirler. Karınca feromenleri üzerinde
yapılan araştırmalar, tüm sinyallerin koloninin ihtiyaçlarına göre
salgılandığını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca karıncaların salgıladığı
feromenin yoğunluğu, içinde bulundukları durumun aciliyetine göre de
değişmektedir.
Görüldüğü gibi, karıncaların yaptıkları işlemleri yapabilmek
için, derin bir kimya bilgisine ihtiyaç vardır. Karıncaların
ürettikleri kimyasal maddeleri, biz insanlar ancak laboratuvarlarda
yaptığımız analizlerle çözeriz. Üstelik bunları yapabilmek için de
senelerce süren bir eğitimden geçeriz. Karıncalar ise dünyaya
geldikleri andan itibaren, her ihtiyaç duyduklarında bunları
salgılayabilir ve hangi salgıya ne tepki vermeleri gerektiğini çok
iyi bilirler.
Kimyasal maddeleri dünyaya geldikleri anda bile iyi tanımaları,
karıncalara doğuştan kimya eğitimi veren bir "Öğretici"nin varlığını
gösterir. Bunun aksini iddia etmek, karıncaların zaman içerisinde
kendi kendilerine kimya öğrendiklerini ve deneyler yapmaya
başladıklarını iddia etmek anlamına gelecektir ki, bu da mantığa
aykırı olacaktır. Karıncalar hiçbir eğitim görmeden, doğar doğmaz bu
kimyasal maddeleri gayet iyi tanımaktadırlar. Başka bir karıncanın
veya başka bir canlının, karıncanın "Öğretici"si olduğunu da
söyleyemeyiz. Hiçbir böcek veya hiçbir canlı-insan da dahil olmak
üzere-karıncalara kimyasal maddeler üretmeyi ve bu maddelerle
iletişim kurmayı öğretebilecek kabiliyete sahip değildir.
Düşünün ki pek çok insan, karıncaların günlük hayatları içinde
sürekli salgıladıkları "Feromen"in anlamını dahi bilmez. Oysa
dünyaya gelen her karınca bu kimyasal maddeler sayesinde mükemmel
bir sosyal iletişim sistemi kullanmaktadır, sonsuz kudret sahibi bir
Yaratıcının varlığında hiç şüpheye yer vermeyen bir sosyal iletişim
sistemi...
Salgı Bezleri
Şimdiye kadar bahsettiğimiz karmaşık kimyasal reaksiyonların
gerçekleştirildiği belli başlı birkaç salgı bezi vardır. Karıncalar
arası bu kimyasal iletişimi, altı tane salgı bezinde üretilen
salgılar sağlar. Ancak bu salgılar karıncaların hepsinde aynı
özelliği göstermez; her salgı bezinin farklı karınca çeşitlerinde,
ayrı ayrı fonksiyonları vardır. Şimdi bu salgı bezlerine yakından
göz atalım:
Dufour bezleri: Bu bezlerde üretilen salgılar, alarm ve saldırı
için toplanma gibi komutlarda kullanılır.
Zehir torbası: Zehir torbasında geniş çaplı bir formik asit
üretimi olur. Ayrıca saldırı ve savunma sırasında kullanılmak üzere
üretilen zehir de burada oluşturulur. Bu salgının bulunduğu en güzel
örnek ateş karıncalarıdır. Bu karıncaların zehiri, küçük
omurgalıları felç edebilir, insanların da canını yakabilir.
Formik asit üreten karıncaların yaşadığı bir ormanda
araştırmacılar, izah edilemeyecek kadar yüksek seviyede formik asite
rastlamışlardır. Öne sürülen tüm teoriler sonuçsuz çıkmış, yapılan
araştırmalar netice vermemiştir. Sonunda bilim adamlarının ortak
kanaati, ormanda yaşayan formik asit karıncalarının ürettikleri
asidin buharlaşarak havaya karıştığı ve ekolojik oranda bir takım
değişikliklere sebep olduğu şeklinde oluşmuştur. Yani bu mikro
canlılar, kendilerine hiç zarar vermeden, yaşadıkları bölgenin
atmosferini bile etkileyebilecek oranda asit üretebilmekte ve
gerektiğinde kullanabilmektedirler. Bu ise, araştırmacıları da
hayrete düşürmektedir.
Pygidial Bezler:
Bu bezlerin ürettiği salgıları üç ayrı karınca türü alarm sistemi
olarak kullanır. Büyük çöl hasatçı karıncası, bu salgıyı güçlü bir
koku şeklinde yayarak panik alarmı verirken, Güney Amerika'da
yaşayan bir karınca türü olan Pheidole biconstricta ise, bu
bezlerden ürettiği salgıyı kimyasal savunmalarda ve saldırı
alarmlarında kullanır.
Sternal Bezler:
Buradaki salgılar, koloni göçleri sırasında ve av kovalarken iz
sürme ve askerleri bir araya toplamada kullanılır. Bu salgının en
orjinal fonksiyonu ise, karıncanın zehir fışkırtırken sık sık
döndürmek durumunda kaldığı yedinci karın bölgesini yağlamaktır. Bu
sayede karıncanın zehiri fışkırtmak için gövdesini döndürmesi
kolaylaşır. Mikroskobik bir "yağ üretim merkezi" olan bu bez
olmasaydı, karıncanın savunma sistemi alt üst olurdu.
Ama böyle olmaz, çünkü ortada kusursuz bir tasarım vardır:
Küçücük bir karıncanın zehir fışkırtmak için gövdesini nasıl
döndüreceği planlanmış, bu gövdeyi çevirirken zorlanmaması için
gereken yağın nerede ve nasıl üretileceği de önceden belirlenmiştir.
 |
Yanda, Formica türü karıncanın anatomik şeması
görülmektedir. Beyin ve sinir sistemi mavi, sindirim
sistemi pembe, kalp kırmızı ve salgı bezleri ve bununla
ilgili yapılar sarıyla gösterilmiştir: (1) Mandibular
salgı bezi, (2) Pharynx, (3) Propharyngeal salgı bezi, (4)
Postpharyngenal salgı bezi, (5) Beyin, (6) Labial salgı
bezi, (7) Esophagus, (8) Sinir sistemi, (9) Metapleural
salgı bezi, (10) Kalp, (11) Mide, (12) Proventriculus,
(13) Malpighian kesecikleri, (14) Ortabağırsak, (15)
Rektum, (16) Anüs, (17) Dufour salgı bezi, (18) Zehir
torbası
|
|
Metapleural Bezler: Bu bezlerin salgıladıkları sıvıların, vücut
yüzeyini ve yuvayı mikroorganizmalara karşı koruyan antiseptik
maddeler olduğu anlaşılmıştır. Örneğin Attaların vücudunda, bir
çeşit antibiyotik olan bir asit türü daima 1.4 mikrogram oranında
bulunur. İşçi karınca bu antiseptik salgıdan zaman zaman küçük
miktarlarda salgılar. Ayrıca eğer saldırıya uğrarsa, düşmanı
uzaklaştırmak amacıyla da bu salgıdan yayar.
Şunu unutmamak gerekir ki, bir karınca kendini mikroplardan
korumayı bilmediği gibi, mikropların varlığından bile haberi yoktur.
Durum böyle iken vücudu, o farkında bile olmadan düşmanlarına karşı
ilacını üretir. Karıncanın vücudunda daima kendisini korumak için
1.4 mikrogramlık bir antiseptik salgının olması, çok ince düşünülmüş
bir detaydır. Çünkü karıncayı yaratan, yarattığı tüm canlıların
bütün ihtiyaçlarını en ince detayına kadar düşünen, yani "Latif"
olandır.
Görüldüğü gibi bu bölümde bahsedilen tüm salgı bezleri,
karıncalar için hayati fonksiyonlar taşıyan birimlerdir. Bunların
herhangi birinin eksikliği veya yetersiz çalışması karıncanın sosyal
ve fiziksel tüm yaşamını olumsuz yönde etkiler. Hatta hayatını
sürdürmesi imkansız olur.
Bu ise evrim teorisinin iddialarını kesin bir biçimde çürütür.
Çünkü evrim canlıların kademeli bir biçimde geliştiklerini, ilkel
bir formdan başlayarak, yararlı bir takım tesadüfler sonucunda
giderek daha gelişmiş hale geldiklerini öne sürmektedir. Bunun
anlamı da, karıncaların, bugün sahip oldukları fizyolojik
özelliklerin bir kısmına daha önceki evrelerde sahip olmadıkları,
bunları sonradan kazandıklarıdır. Oysa karıncaların üstte
değindiğimiz tüm salgıları son derece hayatidir ve bunlara sahip
olmayan bir karınca türünün neslini devam ettirmesi imkansızdır.
Bütün bunlardan çıkan sonuç, karıncaların, bu salgı bezleri ve
onların hayati fonksiyonlarıyla beraber yaratılmış olduklarıdır.
Yani bir savunma ve haberleşme sistemi oluşturabilmek için
yüzbinlerce sene gerekli salgı bezlerinin oluşmasını
beklememişlerdir. Aksi takdirde yaşamlarını, dolayısıyla da karınca
soyunu sürdürmeleri imkansız olurdu. Tek açıklama, yeryüzünde var
olan ilk karınca türünün, bugün olduğu gibi eksiksiz ve kusursuz bir
biçimde var olduğudur. Kusursuz bir sistem ise ancak akıllı bir
tasarımcının ürünü olabilir.
Karıncaların Kimlik Kartı: Koloni
Kokusu
Karıncaların birbirlerini tanıyabildiklerini, akrabalarını yani
koloni arkadaşlarını ayırd edebildiklerini daha önce söylemiştik.
Zoologlar, karıncaların akrabalarını nasıl tanıyabildiklerini hala
araştırıyorlar. İnsan, karşısına çıkan bir kaç karıncayı bile
birbirinden ayırdedemezken, birbirinin her açıdan tıpatıp benzeri
olan bu yaratıklar nasıl birbirlerini tanıyabiliyorlar, şimdi
görelim.
Bir karınca, diğer bir karıncanın kendi kolonisinden olup
olmadığını kolaylıkla anlayabilir. Bir işçi karınca, yuvasına giren
bir karıncayı tanımak amacıyla anteniyle onun vücuduna dokunur. Ve
koloniden olanla olmayanı, üzerinde taşıdığı özel "koloni kokusu"
sayesinde hemen ayırdedebilir. Yuvaya giren karınca eğer bir
yabancıysa, ev sahipleri bu davetsiz misafire acımasızca
saldırırlar. Yuvanın sakinleri, güçlü çene kemiklerini yabancının
vücuduna geçirip onu ısırır ve salgıladıkları formik asit,
sitronelal ve diğer toksik maddelerle düşmanı etkisiz hale
getirirler.
Eğer konuk aynı cinsten fakat farklı koloniden bir karıncaysa
bunu da anlayabilirler. Bu durumda konuk karınca yuvaya kabul
edilir, fakat koloninin kokusunu elde edinceye kadar misafir
karıncaya daha az yiyecek verilir.
Kolonilere Ait Koku Nasıl Elde
Ediliyor?
Aynı koloniye ait karıncaların birbirlerini tanımalarını sağlayan
kokunun kaynağı tam olarak bulunamamıştır. Fakat bilindiği kadarıyla
karıncalar, hidrokarbonları kendi aralarıdaki koku ayırdetme işlemi
için kullanmaktadırlar.
Yapılan deneyler, aynı cinsten olup farklı kolonilere ait olan
karıncaların birbirlerini hidrokarbon farklılıklarından
tanıdıklarını göstermiştir. Bunu anlamak için ilginç bir deney
yapılmıştır. Önce bir kolonideki işçiler, kendileriyle aynı cinsten
fakat farklı koloniden olan karıncaların kokusunu taşıyan sıvılarla
yıkanmışlardır. Bunun üzerine, kolonideki diğer karıncaların sıvıyla
yıkananlara karşı saldırgan bir tavır takınırken, deney için kokusu
kullanılan diğer koloninin, bu işçilere karşı tepki göstermediği
gözlemlenmiştir.
Koloni Kokusu Evrim Geçirmiş midir?
Koloni kokusu ile ilgili olarak, üzerinde durulması gereken çok
önemli bir nokta evrim konusudur. Karınca veya diğer sosyal böcek
kolonilerinin (arılar, termitler vb.) üyelerinin, kendilerine has
feromenle arkadaşlarını tanıyabilmesi evrim mekanizmaları tarafından
acaba nasıl açıklanmaktadır?
Evrim teorisini her türlü imkansızlığa rağmen savunmaya çalışan
kişiler, feromenlerin doğal seleksiyonla (canlılarda meydana gelen
faydalı değişikliklerin muhafaza edilip zararlılarının ayıklanması)
elde edildiğini iddia etmektedirler. Oysa karıncalar dahil hiç bir
böcek cinsi için böyle bir durum söz konusu olamaz. Bu konuda en
çarpıcı örnek, balarılarıdır. Bir balarısı düşmanını soktuğu sırada
diğer arılara tehlike olduğunu haber verebilmek için bir feromen
üretir. Fakat bunun hemen ardından da ölür. Bu durumda, bu feromen
sadece bir kereye mahsus üretilebilmiş olmaktadır. O halde böyle
"faydalı bir değişikliğin", sonraki nesillere aktarılması ve doğal
seleksiyon ile yaygınlık kazanması da imkansızdır.
Karıncaların Daveti
Karıncalar çok ileri düzeyde bir fedakarlık hissine sahiptirler
ve bu meziyetleri nedeniyle, buldukları her besin kaynağına mutlaka
diğer arkadaşlarını da davet eder ve besini onlarla paylaşırlar.
Böyle durumlarda besin kaynağını keşfeden karınca, diğerlerini de
bu kaynağa yönlendirir. Bunun için şöyle bir yöntem izlenmektedir:
Besin kaynağını bulan ilk kaşif karınca, kursağını doldurarak yuvaya
döner. Dönerken karnının ucunu kısa aralıklarla yere sürer ve
kimyasal bir işaret bırakır. Ama daveti bununla bitmez; yuvada kısa
süren hızlı bir tur atar. Bunu 3 ile 16 kere yapar. Bu hareket yuva
arkadaşlarının onunla bağlantıda olmasını sağlar. Kaşif besin
kaynağına geri dönmek istediğinde karşılaştığı bütün yuva
arkadaşları onu izlemek ister, ama yalnızca onunla en yakın anten
temasında bulunan arkadaşı dışarda ona eşlik edebilir. İzci, besine
ulaştığında hemen yuvaya dönerek davetçi rolünü üstlenir. İzci ve
diğer işçi arkadaşı birbirlerine sürekli duyu sinyalleri ve
vücutlarının yüzeyindeki feromen salgısı ile bağlıdır.
Karıncalar, davet edici karınca olmadığı zaman, besine giden izi
takip ederek de hedefe ulaşabilirler. Başarılı kaşiflerin besinden
yuvaya kadar bıraktığı iz sayesinde, kaşif yuvaya gelip "sallanma
dansı" yapınca yuva arkadaşları davetçiden başka bir yardım almadan
besin kaynağına ulaşabilirler.
Karıncaların diğer bir ilginç yönü ise, davet işleminde kullanmak
üzere her birinin değişik görevleri olan çok sayıda kimyasal bileşik
üretmeleridir. Sadece besin kaynağına toplanmak için neden bu kadar
çok çeşitli kimyasal maddenin kullanıldığı bilinmemektedir fakat
anlaşıldığı kadarıyla bu maddelerin çeşitliliği, izlerin
birbirlerinden farklı olmasını sağlamaktadır. Bunun dışında
karıncalar mesaj gönderirken değişik sinyaller verirler ve her bir
sinyalin şiddeti de diğerinden farklıdır. Koloni acıktığında veya
yeni yuva alanlarına ihtiyaç duyulduğunda sinyalin şiddetini
artırırlar.
Karınca topluluklarının bu derece bir dayanışma içinde olması,
insanlar için düşünülmesi ve örnek alınması gereken bir davranış
olarak değerlendirilebilir. Sadece kendi çıkarlarını düşünen ve bu
çıkarlar uğruna diğer bireylerin haklarını kolaylıkla çiğneyen
insanlardan oluşan toplumlara göre, karıncaların son derece özverili
yaşantıları çok daha "ahlaki"dir.

Dokunma yoluyla birbirleriyle iletişim kuran karıncalar
|
|
Kimyasal İletişimde Dokunma Fonksiyonu
Koloni içi organizasyonun sağlanmasında karıncaların antenleriyle
birbirlerine dokunarak anlaşmaları, aralarında tam anlamıyla bir
"anten dilinin" kullanıldığını gösterir.Karıncalarda, dokunma
yoluyla oluşan anten sinyalleri; yemek başlangıcı, davet, yuva
arkadaşlarının tanındığı sosyal karşılaşmalar gibi değişik amaçlar
için kullanılır. Örneğin Afrika'da yaşayan bir işçi karınca türünde,
işçiler birbirleriyle karşılaştıklarında önce antenlerini
birbirlerine sürerler. Burada "antenleşme", yalnızca bir selam ve
yuvaya davet anlamı taşır.
Bu davet hareketi bazı karınca türlerinde (Hypoponera) çok
belirgindir. Bir çift işçi yüzyüze karşılaştıktan sonra, davet eden
karınca başını 90 derece yana eğer ve antenleri ile arkadaşının
başının alt ve üst kısımlarına dokunur. Davet edilen karınca da
benzer şekilde cevap verir.
Karıncalar, yuva arkadaşlarının vücutlarına antenleriyle
dokundukları zaman amaç onlara bilgi vermek değil, salgıladıkları
kimyasal maddeleri algılayarak bilgi almaktır. Bir karınca, yuva
arkadaşının vücuduna çok hafifçe vurur ve anteniyle hızlıca dokunur.
Yuva arkadaşına yaklaştığında, burada amacı kimyasal sinyalleri
mümkün olduğunca diğerine yaklaştırmaktır. Bunun sonucunda da
arkadaşının henüz bıraktığı koku izlerini algılayıp takip ederek
yiyecek kaynağına ulaşabilecektir.
Dokunarak iletişime verilebilecek en çarpıcı örnek, karıncanın
kursağında sakladığı yiyeceği kısa bir dokunuşla ağzından çıkararak
diğer bir karıncayı beslemesidir. Bu konuda yapılan ilginç bir
deneyde, araştırmacılar, Myrmica ve Formica cinsi işçi karıncaların
vücutlarının çeşitli bölgelerine insan saçıyla dokunarak onları sıvı
yiyecekleri ağızlarından çıkarmaya teşvik ettiler ve bunu
başardılar. En hassas karınca, yemeğini yeni bitirmiş ve yediklerini
paylaşacak bir yuva arkadaşı arayan karınca olmuştu. Araştırmacılar
bazı böcek ve parazitlerin de bu taktikten haberdar olduklarını,
bunu uygulayarak beslendiklerini hayretle farkettiler. Karıncanın
dikkatini çekebilmek için böceğin yapması gereken, sadece anteni ve
ön ayağıyla karıncanın vücuduna hafifçe dokunmak oluyordu. Bunun
üzerine kendisine dokunulan karınca, karşısında farklı bir canlı da
olsa yemeğini paylaşıyordu.
Sadece kısa bir anten teması ile karşılarındakilerin ne
istediğini anlayabilmeleri, karıncaların kendi aralarında bir
anlamda "konuşabildiklerini" gösterir. Karıncalar arasında
kullanılan bu "anten dili"nin, tüm karıncalar tarafından nasıl
öğrenildiği ise, düşünülmesi gereken bir konudur.
Karıncalar arasında yaşanan paylaşma davranışı ise, evrim teorisi
ile açıklanamayan fedakarlık örneklerindendir. "Büyük balık küçük
balığı yutar" sözünü yeryüzündeki yaşamın anahtarı olarak gören bazı
evrimciler, karıncaların gösterdikleri bu fedakarlıklar karşısında
bu sözlerini geri almak zorunda kalmaktadırlar. Bir karınca kolonisi
içerisinde "büyük karınca", "küçük karıncayı" yiyerek gelişmek
yerine, "küçük karıncayı" da besleyerek geliştirmek yönünde bir çaba
harcamaktadır. Tüm karıncalar kendilerine verilen yiyeceğe- yani
"rızka"-razı olmakta ve fazlasını da mutlaka diğer koloni üyeleriyle
paylaşmaktadırlar.
Ses İle İletişim
Ses ile iletişim de karıncaların sık kullandığı bir yöntemdir.
İki tür ses üretimi belirlenmiştir. Biri vücudu bir engele veya yere
çarparak çıkarılan "vuruş" sesi ve titreşimler, diğeri de vücudun
bazı parçalarını birbirine sürterek çıkarılan tiz seslerdir.
Vücudu çarparak yapılan ses sinyali, genellikle ağaç yuvaları
bulunan kolonilerde kullanılır. Örneğin marangoz karıncalar "davul
çalarak" haberleşirler. Yuvalarına gelen her türlü tehlikede "davul
çalmaya" başlarlar. Bu tehlike, duydukları tedirgin edici bir ses,
hissettikleri bir dokunma veya aniden oluşan bir hava akımı
olabilir. Davul çalan karınca, çenesi ve karnıyla vücudunu ileri
geri sallayarak yere vurur. Bu yolla sinyaller, ince odun
kabuklardan desimetrelerce uzağa rahatlıkla yayılabilirler. Avrupalı
marangoz karıncalar ise, çeneleri ve karınları ile tahta odalara ve
koridorlara vurarak, 20 cm hatta daha fazla uzaklıktaki yuva
arkadaşlarına titreşim gönderirler. Bu noktada düşünülmelidir ki,
bir karınca için 20 cm, bir insan için 60-70 metre ile ifade
edilebilecek bir uzaklıktır.
Karıncalar havadan nakledilen titreşimlere karşı neredeyse sağır
gibidirler. Fakat buna karşılık maddeden geçen ses titreşimlerine
karşı çok duyarlıdırlar. Bu onlar için etkili bir alarm sinyalidir.
Bunu duyduklarında yürüme hızlarını arttırırlar, titreşimin geldiği
yöne doğru hareket ederler ve çevrede gördükleri bütün hareket eden
canlılara saldırırlar.
Koloni üyelerinin hiçbirinin, duyduğu bu çağrıyı yanıtsız
bırakmaması, karınca topluluğunun başarılı organizasyonunun bir
göstergesidir. Kabul etmek gerekir ki küçük bir insan topluluğunun
bile, bir alarm çağrısına hiç istisnasız, topluca ve aynı anda,
üstelik de bir kargaşa meydana gelmeden cevap vermesi pratikte zor
bir olaydır. Oysa karıncalar kendilerine emredilen şeyi hiç zaman
yitirmeden yapabilmekte, bu sayede de koloni içindeki disiplini bir
an bile bozmadan yaşamlarını sürdürebilmektedirler.
Tiz ses çıkarma, davul çalma işleminden daha karışık bir ses
üretme sistemidir. Çıkarılan ses, vücudun bazı parçaları birbirine
sürtülerek oluşturulur. Karıncalar bu sesi, gövdelerinin arka
kısmında bulunan organlarında yaptıkları sürtünme ile çıkarırlar.
Hasatçı karıncaların işçilerini kulağınıza yaklaştırırsanız,
bunların durmadan tiz bir ses çıkardıklarını duyarsınız.
Sesle iletişimin çeşitli türlerde 3 ana fonksiyonu ortaya
çıkarılmıştır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1. Yaprak kesen karıncalarda sesle iletişim, bir yeraltı alarm
sistemi olarak çalışır. Çoğunlukla koloninin bir bölümü, yuvanın bir
oyuğunda gömülü kaldığında kullanılır. İşçiler gelen ses
sinyallerine cevap olarak kurtarma kazılarında bulunmak üzere
harekete geçerler.
2. Tiz ses, bazı türlerde kraliçelerin çiftleşmesi sırasında
kullanılır. Genç kraliçeler, yerde ya da bitkilerde çiftleşmek için
toplanıp yeterince sperm elde ettiklerinde, tiz bir ses çıkarırlar
ve erkek karınca sürülerinin kendilerini yakalamasını önlerler.
3. Bazı türlerde ise ses, yemek veya yeni yuva bulmak için yuva
üyelerinin toplanması sırasında üretilen feromenin etkinliğini
arttırmak için kullanılır.
Kimi zaman bazı türlerde de, yemek arayanlar bir av bulduklarında
çıkardıkları sinyallerle diğer karıncaların da kurbanın etrafını
kısa sürede kuşatmasını sağlarlar. İşçilerin biraraya toplanması ve
avın ele geçirilmesi, bu tiz ses sayesinde 1-2 dakikada gerçekleşir.
Bu özellikleri, karınca türleri için büyük bir avantajdır.
Gören bir göz için...
Karıncaları, çeşitli iletişim metodlarıyla, birkaç yabancı dil
konuşan insanlara benzetebiliriz. Aralarında konuştukları 3-4 farklı
dille her konuda anlaşabilmekte ve hayatlarını en problemsiz şekilde
sürdürebilmektedirler. Yaşamları boyunca bir karışıklığa sebebiyet
vermeden, yüzbinlerce hatta bazen milyonlarca nüfusa sahip
kolonilerini devam ettirebilmektedirler.
Oysa şimdiye kadar anlattığımız bu iletişim sistemi, dünya
üzerindeki mucizevi olaylardan sadece biridir. Gerek insanları
gerekse diğer tüm canlıları (tek hücreliden çok hücreliye kadar)
incelediğimizde, ekolojik bir düzen içerisine yerleştirilmiş,
birbirinden farklı ve her biri ayrı birer mucize olan özellikler
keşfedebiliriz.
|